Aydınlar Tanıtım

Dr. Ahmet İshak Demir, Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslâm’a Bakışı, Ensar Neşriyat, İstanbul 2004, 430 sayfa

Dr. Hatice Kelpetin ARPAGUŞ (M.Ü. İlâhiyat Fakültesi )’un Değerlendirme Yazısı

Günü sağlıklı bir şekilde değerlendirmenin yolu içinde yaşanılan zamanın tahlili yanında tarihi arka planın bilinmesini de gerekli kılmaktadır. Bundan dolayı bugünü anlayabilme çabası, Cumhuriyeti oluşturan zihniyetin göz önünde bulundurulmasını ve objektif bir şekilde tahlilini önemli kılmaktadır. İşte bu konuyu Ahmet İshak Demir Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslâm’a Bakışı adlı eseriyle incelemeye almıştır. Cumhuriyeti konu edinen çalışma, Cumhuriyet’in hazırlık aşamasında bulunan II. Meşrutiyet’ten başlayıp 1950’ye kadar devam etmektedir. Bu dönemde üzerinde çalışılabilecek bir çok isim söz konusu olmakla birlikte bunlar içinden Ziya Gökalp (1876-1924), Abdullah Cevdet (1869-1932), Celal Nuri İleri (1882-1936), Necmeddin Sadak (1890-1953), Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957) ve Kılıçzâde Hakkı (1872-1959) tercih edilmiştir. Nitekim başta Peyami Safa olmak üzere dönemin aydınları ve uleması da Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının II. Meşrutiyet sonrası geliştirdikleri batılılaşma modelinin yeni Türkiye Cumhuriyetinin resmî ideolojisinin önemli bir parçasını oluşturduğunu dile getirmişlerdir (s. 94-95). Eserin başlığını oluşturan ve içeride sıkça bahsedilen aydın kelimesiyle neyin kastedildiği ise, ön sözde “aydın, medrese geleneğinden gelmeyen, İslâm savunuculuğuyla tanınmayan ve döneminde eserleriyle etkin olmuş yazarlardır” şeklinde açıklanmıştır. Osmanlı coğrafyasında yeni olan bu kelime bundan böyle de günümüze kadar etkisini sürdürerek aydın ve ulema şeklinde iki farklı anlayış ve grubun ortaya çıkmasına sebebiyet verecektir. Söz konusu eser bir giriş, üç bölüm, değerlendirme ve sonuçtan oluşmaktadır. Girişte aydınların fikrî yapılarının oluşumuna zemin hazırlayan tarihî ve kültürel çevre hakkında bilgi verilmiştir. Nitekim bu kısımda siyasî hayat ve düşünce hayatı şeklinde iki ana başlık yer almış, düşünce hayatının alt başlığında da Türk aydınının oluşumu Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batılılaşma şeklindeki fikrî ve siyasî akımlar incelenmiştir. Bu dönemin genel karakterini, yüzyıllarca üç kıtada hakim olmuş koca bir imparatorluğun çöküşünün meydana getirdiği karışıklık ve çaresizlik şeklinde özetlemek mümkündür. Bundan dolayı aydınların hemen her birinde bu durumdan kurtuluşun reçetesine dair öneriler bulmak mümkündür. Ancak aydınların fikirlerinde kırılma ve değişim oldukça sık rastlanan bir durumdur. Erol Güngör de Ziya Gökalp üzerinden yaptığı değerlendirmesinde bu durumun onların hakikati aramak değil de şartlara göre reçeteler hazırlamakla meşgul olmalarından kaynaklandığına işaret etmiştir(s. 45). Nitekim Sayın Demir de konuların anlatımı sırasında onların fikirlerindeki çelişki veya kırılma şeklinde yorumlanabilecek hususa yeri geldikçe işaret etmiştir. Bu durum üzerinde araştırma yapılan yazarların hayatlarındaki ve içinde yaşadıkları devletteki köklü değişikliklerin meydana getirdiği durumu göstermektedir. Bundan başka kriz toplumlarının psikolojisinin genel karakteristiği arasında bulunan toplum üyelerinin içinde bulundukları zamanı ve geçmişlerini sağlıklı değerlendirememeleri, başka bir ifadeyle olumlu taraflarını görememeleri meselesini burada hatırlamak gerekmektedir. Nitekim bu perspektiften bakıldığında XX. yüzyıl İslâm dünyası ve özelde Osmanlı açısından çok önemli değişim ve parçalanmalar ile yeni yapılanmaların yaşandığı bir dönemdir. Geri kalmışlık ve bu durumun ıslahı amacıyla ortaya konan Batılılaşma hareketi döneme damgasını vuran hususların başında gelmektedir. Bu süreçte dine ve özelde İslâm’a bakış özel önem arz etmektedir. Aydınlanma felsefesinin dine bakışının bize yansıması neticesinde geri kalmanın faturası İslâm’a çıkarılmıştır. Nitekim bu dönemdeki yazarlar, yaşanan ya da pratiğe dökülen dinin bütünüyle kötü olduğunu dile getirirlerken dini hayatı belirleme ya da temsil etme konumunda bulunan ulemayı da şahsî ve ahlakî açıdan kötü, halka istibdatla muamele eden kimseler olarak nitelendirmişlerdir. Aydınlar bahsedilen kriz neticesinde içinde yaşadıkları zamanı ve değerlerini bu şekilde görürken Batı’yı da taklit edilmesi ve peşin yargıyla benimsenmesi gereken bir merci olarak kabul etmişlerdir. Nitekim ülkenin kurtuluşu için Batı medeniyetinin ve hayat tarzının alınması öncelikli bir husustur. Bunu gerçekleştirmek için de bir takım inkılâpların yapılması gerekmektedir. Fakat bu inkılâpların halkın tasvibiyle yapılması imkânsız olduğundan dönemin aydınlarının ve yöneticilerinin belirleyeceği köklü değişiklikler vasıtasıyla çağdaş gelişmişlik düzeyine ulaşma hedeflenmiştir. Ancak bunlar gerçekleştirilirken demokrasi bir kenara itilmiş, muhalefet konumunda bulunan medreseliler de ikinci meclisin kurulmasıyla parlamento dışında bırakılmıştır. Nitekim bu husus Mustafa Kemal’in Bursa konuşmasına “Kan ile yapılan inkılâplar daha muhkem olur, kansız inkılâp ebedileştirilemez” şeklinde yansımıştır. Ancak Mustafa Kemal diğer açıklamalarında bunu, devamlı uygulamanın istibdat olacağını ifade ederek geçici bir dönemin uygulaması olacağına işaret etmiştir  (s. 27-29). Bu anlamdaki değişim ve yapılanma sürecinde devletin konum olarak tüm dinlere karşı eşit mesafede bulunması öngörülmüştür ki bu da laiklik olarak hayata yansıyacaktır. Söz konusu laiklik anlayışı -açıkça tanımlanmasa da- “devlete bağlı din” şeklinde olacaktır. Ancak bu dönemdeki icraatları takip eden Alman Peter Schmidt, Türk resmî makamlarının din düşmanlığına rağmen halkın dindar kalabildiğini dile getirmiştir (s. 34). Nitekim söz konusu dönüşüm sürecindeki toplumun gelişimini temin amaçlı inkılâplar laikleşme sürecinin parçaları olarak görülmeye müsait olduğu gibi, Osmanlı’dan Yeni Türkiye Cumhuriyet’ine geçişteki yapılanma “büyük kopuş”, devrimlerle olan dönüşüm de “redd-i miras” olarak değerlendirilebilmiştir (s. 39). Dönemin kültürel panoramasından sonra Ahmet İshak Demir’in çalışmasından takip edildiğinde, aydın tabirinin kullanım olarak modernleşmeyle ortaya çıkmış bir kavram olduğu görülmektedir. Osmanlı’da ulema nitelendirmesine karşılık Batı’da ortaya çıkan aydınlanma hareketinin bizdeki yansıması neticesinde alim yerine, aydın kullanımının tercih edildiği anlaşılmaktadır (s. 49-50). Aydın-alim kullanımı mukayese edildiğinde farklılaşmaya rağmen belli noktalarda benzerlikleri de söz konusudur. Ancak batılı aydın ile bizdeki aydın arasındaki en belirgin fark, batılı aydının düşünce ve çözüm üretmek şeklindeki öncelikli vasfına karşılık bizdekinin Batı’ya ayna tutma ya da Batı’yı tamamen veya kısmen aktarmaya çalışmasıdır (s.54-55). Yine kelimenin ilk çıkış ve kullanım serüveni incelendiğinde bir takım problemleri barındırdığı görülmektedir. Bunlardan biri, toplumun aydınlar ve aydınlanmamış olanlar olarak ikiye ayrılmasıdır. Aydınlanma Batı’dan geldiğine göre az sayıda batılılaşmış aydının dışında kalanlar karanlıkta demekti. Bu da kendi dışındakini öteki görme ve küçümseme tavrını geliştirmeye sebebiyet vermiştir (s. 55). Neticede Osmanlı aydını sınıflar üstü bir konuma yükselerek kendisini elit olarak görmüş, kendisine eklenen öğretmenlik misyonuyla da çözümleri hep halkın dışında ve “halk için, halka rağmen” ilkeleri doğrultusunda gerçekleştirmiştir. Sözlüğünde halk terimi bulunmayan aydına göre ülke meseleleri tepeden çözülmelidir (s. 56). Sonuçta bu aşırı yaklaşım bir taraftan halktan kopmaya neden olurken, diğer taraftan da halkın tepkisini, dolayısıyla toplumda kargaşayı doğurmuştur. Böylece halk ile aydının arasında uçurum oluşmuş, halk aydının hareketini toptan yok sayarak gavur işi olarak görmüştür (s. 56-57). Eserin birinci bölümünde aydınların teorik olarak din ve İslâm’a bakışları konu edinilmiştir. Bundan dolayı incelenen konular arasında dinin kaynağı, tekâmül süreci ve evrimi, İslâm’ın kaynağı, İslâm ve ilerleme, İslâm’da reform, dinin evrimi, toplumsal ilerlemeye etkisi, gibi hususlar yer almıştır. Teorik açıklamalardan sonra İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlakla ilgili konuları müstakil alt başlıklar halinde incelenmiştir. Batılı bir yaklaşım tarzını benimseyen aydınların birinci bölümde Auguste Comte’un üç hal kanununu uygulayarak dinin kaynağının tanrı olmadığı, tüm dinlerin insanların kendi uydurmaları olduğunu ve müspet bilimlerin ortaya çıkmasıyla da dinin devrini tamamladığı fikrini benimsedikleri görülmektedir. Bu anlayış neticesinde İslâm’ın da vahiy unsuru bir din değil de Hz. Peygamber tarafından kitabı yazılan ve sistemleştirilen bir din olduğu kabul edilmektedir. Bundan başka bilim, değişmez bir ölçüt olarak kabul edildiğinden İslâm’ın neresinin doğru, neresinin yanlış olduğunun bilimin verilerine göre değerlendirilmesi öngörülmüştür. Böylece bilim ve verileri nas konumuna çıkarıldığından İslâm da ona tabi tutulmuştur. Evrim teorisi ise bilimsel olarak ispat edilen bir hakikat olarak görüldüğünden insanın yaratıcı, aşkın bir varlık tarafından değil de, tesadüfen vücut bulduğu kabul edilmektedir. Din vahiy kaynaklı görülmediğinden Peygamber de vahiy alan kimse değil de dahî bir din kurucusu olarak kabul edilmiştir. Hatta peygamberler ile yalancı peygamberler arasında fark görülmemiştir. Bu düşünceyi ortaya koyan Abdullah Cevdet peygamberlikte toplumsal şartların oldukça etken olduğunu, bundan dolayı peygamberlik iddiasında bulunanların bazısının başarılı olup peygamber vasfını aldığını, bazısının da başarılı olamayıp yalancı peygamber ismini aldığını ileri sürmüştür. Yine ona göre Allah’ın aracıya ihtiyacı olmaması ve Allah inancının yeterli olmasından hareketle ayrıca bir peygamber inancına ortaya konmasına gerek yoktur. Celal Nuri’ye göre de vahiy ve aracı melek bir sembolden ibarettir. Çünkü din denilen şey peygamberin zihninin ürünüdür. Bundan başka Abdullah Cevdet ile Hüseyin Cahit Yunus suresinin 47. ayetinden hareketle peygamberlerin milli olması gerektiğini savunarak kendilerinden olmayan bir peygambere uyma zorunluluğundan bahsedilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir (s. 188-9). Peygamberler vahyi insanlara tebliğ eden elçi olarak görülmediğinden onların dahi oldukları kabul edilmiştir. Peygamberler içinde de deha açısından en üstün olanı Hz. Muhammed’dir. Hatta Celal Nuri onun yalnızca dahi değil aynı zamanda sosyoloji ve psikoloji bilen ve bunları en iyi şekilde uygulayan önemli bir şahsiyet olduğuna işaret etmektedir. Ona göre Hz. Muhammed akıl ve bilgi seviyesi yeterince gelişmemiş kimselere hitap ettiğini biliyordu. Bu konuda onları belli bir seviyeye getirmenin en etkili yolu da imandan geçmektedir. Nitekim o da Allah’ın olmadığını biliyordu, bundan dolayı semboller kullanarak insanların kalplerine hitap etmeyi tercih etmiş ve bu konuda en etkili yol olan imanı kullanmıştır. (s. 193-194). Mucize konusuna gelince bu hususta onların tabiat kanunlarının zorunlu olduğu ön kabulünden hareketle temellendirilmiştir. Mesela Celal Nuri Kur’an ve hadiste görülen olağanüstülüklerin masal ve efsane olduğuna işaret ettikten sonra efsanelerin de insanlığın ortak malı olduğunu söyleyerek İslâm’ın bunlardan uzak kalamayacağını bildirmiştir. Bunun yerine mucizeye maddi bir anlam yüklenerek herkesin yapamayacağı olağanüstü anlamı verilmiştir. Mesela batılıların toplumlarını başarıya ulaştırmaları bir mucizedir (s. 190). Bundan başka en büyük mucizenin Kur’an-ı Kerîm ve Hz. Muhammed’in aklı olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir. Bunun dışında herhangi bir dinî mucizeden bahsetmek mümkün değildir. Nitekim Hüseyin Cahit Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisinin el-Enam suresi 50 ve 109. ayetlerinden hareketle mucize gelmeyeceğini söylediğini belirtmiştir. Bundan başka Kur’an’daki tek olağanüstülüğe telmihin İsrâ suresindeki miraç ta bulunduğu, ancak aynı surenin 60. ayetinde de bunun bir rüyadan ibaret olduğu bildirilmiştir. Bir müslüman için Hz. Peygamber’e ulaşmış vahiy mahsulü kutsal kitap olarak kabul edilen Kur’an-ı Kerim hakkındaki görüşlerine gelince, onlar Kur’an-ı Kerim’in Hz. Peygamber’in bizzat kendi ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hatta Kur’an Hz. Peygamber döneminin hurafelerini içerdiğinden tenkitli ve ilmî bir yorumunun yapılması gerekmektedir. Ancak içlerinden Abdullah Cevdet’in Kur’an konusunda diğerlerinden daha sert olduğu ve tahkirî ifadeler kullandığı, hatta Kur’an’ın ortadan kalkması gerektiği kanaatinde olduğu dikkati çekmektedir. Nitekim onun söz konusu tahkirane görüşleri de zamanında ve günümüzde birçok araştırmacı tarafından tenkid mevzu olmuştur (s. 209). Aydınlarda hakim olan materyalist yaklaşım neticesinde kurdukları sistemlerinde metafiziksel herhangi bir hususa rastlamak mümkün değildir. Nitekim bunun uzantısında onların sistemlerinde cin-melek-şeytan gibi hususlar yer almaz. Bu gibi hususların geçmişin hurafeleri olduğunda hemen her biri fikir birliği etmişlerdir (s. 212-3). Dünyada mükellefiyetin temini ve dinî–ahlakî bir düzen kurulmasında oldukça önemli fonksiyonu bulunan ve İslâm inancının temellerinden biri olan ahiret konusunda da aynı yaklaşımı sergilemişlerdir. Onlara göre dünyadan sonra farklı ve yeni bir hayat söz konusu değildir. Bu gibi hususlar hocaların ve yöneticilerin halkı korkutmak için uydurup ileri sürdükleri şeylerdir. Bu konuyla ilgili cennet nimetleri ve cehennem azabıyla alay edilip bunların hocaların halkı kandırmak için ortaya koydukları uydurma şeyler olduğu ifade edilmiştir. Diğer ruhanî ve gaybî konular da aynı mantıkî silsile takip edilmiş, sembolik oldukları söylendikten sonra halkın saflığını istismar amacıyla ileri sürüldüğünden bahsedilmiştir (s. 214-5). Şüphesiz bu sonuçlar onların kendilerini dönemlerinde etkin olan pozitivizm ve materyalizmin çok güçlü etkisi altında hissetmeleri neticesinde dine getirdikleri yorumlardır. Nitekim aynı anlayış neticesinde onlar dinin vicdan işi olduğunu öne sürerek ibadetlere gerek olmadığını da ifade etmişlerdir. Ancak zaman zaman gayet makul yorumlar getirdiklerine de şahit olunmaktadır. Mesela Kılıçzâde Hakkı’nın hilalin görülmesiyle oruca başlanması meselesinin günümüzde gerekli olmayıp astronominin verilerinden faydalanılıp oruca hep beraber başlanıp bayramın da aynı günde kutlanmasının daha iyi olacağını belirtmiştir. Fakat bunun yanında çetin şartlar altında çalışanların namaz için kısmen, oruç için de tamamen muaf olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. İbadetlerin dili konusunu da gündemlerine alan aydınlar, ibadet dilinin ana dilde olmasını Ebû Hanife’nin bir fetvasına dayanarak gündeme getirmişlerdir. Hatta Ziya Gökalp ezanın bile Türkçe okunması görüşünü ortaya atmıştır. Kılıçzade Hakkı ise hutbelerin Türkçe okunmasının tahrimen mekruh olduğunu bildiren meşihat fetvasını gündeme getiren bir okuyucusuna “merak etme hocalar kızsa da bu mesele er geç hallolacaktır” cevabını vermiştir (s. 226). Ahlakın kaynağının dinle ilgisi olup olmama konusunu tartışan yazarlar bu konuda da dine her hangi bir ehemmiyet vermezler. Fakat Ziya Gökalp diğerlerinden ayrılarak dinin ahlakın üzerinde bulunduğunu ve ona kaynaklık edeceği kanaatini ortaya koyar (s. 229). Ancak fikirlerinde kırılma olduğundan başka bir yerde de ahlakın kaidesinin skolastik bilgi olamayacağına işaret ederek pozitif bilime dayanmanın gereği üzerinde durur (s. 230). Şüphesiz İslâm dünyasının geri kalmışlığı ve fakirliğinin faturası İslâm’a ve İslâm’ın değişik rükünlerine çıkarıldığından birçok noktalardan İslâm’a itirazlar yöneltilmiştir. Bu cümleden olmak üzere İslâm ahlakının faydası olmadığına inanılmıştır. Mesela Abdullah Cevdet İslâm ahlakı yerine Batı ahlakını getirmek istediğinden Protestan ahlakını tercih eder. Bundan başka biyolojik materyalizme geçiş sürecinde olumlu bir basamak kabul ettiği Bahailik’i de yeni ahlak çabaları içinde topluma sunar (s. 232). Hukuk ve sosyal hayata tahsis edilmiş olan ikinci bölümün başlıkları arasında da laiklik, iktisadî hayat, cihad, kadın-aile ve sosyal hayat gibi konular yer almaktadır. Kadını konu edinen kısımda ise kadının din ve din adamları tarafından ezilmesi çeşitli açılardan ele alındıktan sonra tesettür, kadın ve erkeğin bir arada bulunması, aile, nikâh, boşanma, teaddüd-i zevcat, siyasî ve medenî haklardaki eşitlik gibi hususlar incelenmiştir. Dinî hayatın en fazla hissedildiği hukuk alanında ise araştırmaya konu olan yazarlar artık insanlığın dine ihtiyaç hissetmediğini, dünya işlerini insanlar kendileri düzenleyebileceklerini ortaya koyduktan sonra dinî konularda da köklü bir değişimin gereği üzerinde durur ve dinin dünyevî hayattan çekilerek vicdanlarda kalmasını savunurlar. Dolayısıyla dinin devlet işlerinden elini çekmesi, laik sistemin gelmesini gerekli kılar. Bu nedenle devlet, dinler karşısında eşit yaklaşım içinde bulunmalıdır. Bu durum gelişmişlikle de alakalıdır. Modern devletler bu seviyeyi yakalamışlardır. Böylece devlet, dinden daha üst konuma ve güçlü hale gelir. Bu durumda devletin dine karışıp karışmaması meselesi söz konusudur ki bu hususta da devletin dine karışmayacak şekilde ilgisiz kalacağı prensibi vaz’ edilir. Hatta din derslerinin okul müfredatından çıkarılması ön görülür. Bunun yerine pozitif bilimlere ağırlık verilecektir. Ancak bu konuda Ziya Gökalp diğerlerine nazaran biraz daha hoşgörülü davranıp devletin dinî konularda herhangi bir yön belirlemeksizin din eğitimine yönelik yayınlara katkıda bulunabilmesi ihtimalini gündeme getirir. Aslında diğer yazarlar ortaya koydukları sistemleriyle devletin dine karışacağı ve ona müsaade ettiği alanda ve müsaade ettiği kadar yaşama imkânı sağlayacağı kanaatine sahiptirler (s. 243). Yine bu bölümde ele alınan konular arasında bulunan cihadla ilgili olarak Abdullah Cevdet Bahailik’in sevgi dini olmasına karşı İslâm’ın kan ve savaş dini olduğunu dile getirir (s. 253). Hüseyin Cahit de konuyla alakalı olarak İslâm’a göre savunma dışında savaşma izni olmadığını, ancak tarihte buna uyulmayıp çok kan akıtıldığını söyler (s. 254). İkinci bölümün alt başlıkları arasında yer alan kadın konusuna ise oldukça geniş yer verilmiştir. Bu konuda dönemin aydınlarının her biri İslâm’ın kadına Batı’da görülmeyecek tarzda çok büyük haklar verdiğini ifade etmişlerdir. Hatta Ziya Gökalp birçok Avrupalının Hz. Muhammed’i feminizmin ilk kurucusu olarak tanımladığını bildirmiştir. Ancak bu takdire şayan durum uygulamada büyük aksaklıklardan uzak kalamamıştır. Mesela Celal Nuri boşanmayla ilgili olarak Hıristiyan dünyası boşanmanın önüne engel koyarken İslâm’da boşanmaya izin verilmesini çok büyük bir atılım ve ilerleme olarak değerlendirmektedir. Ancak İslâm’daki bu ileri düşünce, tarihte suiistimallerle zedelenmiş ve erkeğin “boş oldun” demesine bırakılmıştır. Bunun için bu durumun taraflara bırakılmayıp kanunlarla belirlenerek kayıt altına alınıp hakimin kararına bırakılması gerekmektedir (s. 278). İslâm tarihinde İslâm’a rağmen kadına haksızlık edilmesinin birçok örneği vardır. Dolayısıyla yapılması gereken Avrupa’nın konuyla ilgili doğrularını aynen almaktır (s. 261). Nitekim Celal Nuri “kadın Batı’da ne kadar ilerleme kaydederse İslâm’a o kadar yakınlaşmış olur” sözleriyle Batı’yı taklidin İslâm’a ulaşmaya vesile olacağı üzerinde durmuştur (s. 262). Tesettür meselesine gelince bu hususta dönemin aydınları İslâm’ın tesettür emri olmadığını ifade ettikten sonra bu meselenin kesinlikle ortadan kaldırılması üzerinde durmuşlardır. Tesettürün ilkel kabilelere has bir şey olduğu söylendikten sonra da bunun erkeği korumak amacıyla kadına haksızlığa sebebiyet verdiği ifade edilmiştir. Üçüncü bölüm din alimleri, kurumlar ve geleneklere tahsis edilmiştir. Din alimleri kişilikleri ve görevlerindeki zaaflarından hareketle eleştirildikten sonra onların müslümanlığı, ve istibdatı konu edinilmiştir. Daha sonra dinî bir kurum olan hilâfet, kavram ve tarihî fonksiyonu itibariyle ele alınıp ittihad-ı İslâm’ın mümkün olup olmaması üzerinde durulmuştur. Bu bölümün diğer bir ana konusu da ilim-sanat ve eğitim geleneğidir. Bu meselenin alt başlıkları arasında da hadis, kelâm, tasavvuf, sanat, dil geleneği ile din eğitimi ve din eğitim kurumu olan medreseler yer almıştır. Bu bölümde incelenen konulardan biri olan din alimleri yukarıdaki diğer bölümlerde zaman zaman işaret edildiği üzere aydınlar tarafından çok sert bir şekilde eleştirilmişlerdir. Onların dinî konulardaki bilgisiz ve çıkarcı oldukları yanında, ahlaksız oldukları da söylenmiştir. Hatta münferit olaylar abartılarak alimlerin tamamına şamil kılınmıştır. Batı karşısında geri kalmanın faturası genelde İslâm’a özelde de dinin temsilcisi konumunda bulunan ulemaya çıkarılmıştır. Hatta onların eleştirilerinden yalnız din alimleri değil, tasavvuf erbabı olan şeyhler de nasiplerini almışlardır. Bu konuda özellikle Hüseyin Cahit’in özel gayret sarfettiği araştırmacı tarafından tespit edilmiştir. Hilafete gelince bu hususta onların hilafetin saltanatlı, saltanatsız ve kaldırılmış üç ayrı dönemiyle ilgili görüşleri arasında bariz farklılıklar olduğu görülmektedir. Bu da onların kriz dönemi içinde yaşamaları yanında, fikirlerini dönemden bağımsız ortaya koymadıklarını göstermektedir. Ancak hilafetin kaldırılmasından sonraki döneme yetişen Hüseyin Cahit, Celal Nuri ve Necmeddin Sadak önceki dönemdeki kanaatlerinin tam tersi istikamette hilafetin hiçbir faydası bulunmadığı, tarihte de kılıç zoruyla ayakta kalabildiğini ileri sürmüşlerdir. Sayın Demir’in geleneklerden biri olarak takdim ettiği dil konusunda Ziya Gökalp diğerlerinden farklı kanaattedir. Gökalp her milletin terminolojisini dini kitabının dilinden aldığını, Batı’da Latince’nin buna güzel bir örnek teşkil ettiğini belirtmektedir. Türk milleti de İslâm medeniyeti dairesine girdikten sonra onun dilini ve kavramlarını Arapça’dan almasını tabiî bir sonuç olarak görmek gerekmektedir. Gökalp’taki muhafazakar tutumun aksine diğerleri Latin alfabesinin alınmasının gereği üzerinde durduktan sonra dildeki Arapça kelimelerin ayıklanması, Arapça ve Farsça gramer kaidelerinin de atılması üzerinde dururlar. Değerlendirmede kısmında, oldukça kapsamlı ve ayrıntılı bir şekilde incelenen konular kaynak, tutarlılık ve realiteye uygunluk açısından özlü bir şekilde ortaya konduktan sonra elde edilen neticeler de sonuç kısmında işlenmiştir. Sayın Ahmet İshak Demir konuları birçok yazara göre ve o yazarların her birinin de o hususlardaki fikrî değişimlerini esas alarak kaleme aldığından sonunda tüm konuları bir anlamda yeni baştan özetleyecek tarzda değerlendirmesi okuyucuya kolaylık sağlaması açısından güzel bir teşebbüs olmuştur. Yine eserleri üzerinde durulan dönemin aydınlarının her birinin hayat hikâyesi de ekte ele alınmıştır. Ancak bunların ek olmaktan ziyade girişte daha kapsamlı incelenmesi gereği kendini hissettirmektedir. Girişte siyasal ve sosyal panoramayı verirken incelediği dönemde aydın olarak kabul edilen kimselerden genel olarak bahsettikten sonra bunlardan hangilerini ve ne gibi karakteristik niteliklerinden ötürü listesine aldığını açıklaması beklenirdi. Kısacası elimizdeki eserde tercih edilen kimselerle ilgili yazarın herhangi bir yaklaşım ve kriterine rastlamak mümkün olmamaktadır. Bundan sonra da çalışmasına konu edindiği yazarları çalışmaya alt yapı oluşturacak şekilde kendisinin anlatması kitaba güzellik katacak hususlardan biri olurdu. Bundan başka kitapta göze çarpan hususlardan bir diğeri de, eserin 2000 yılında savunulan doktora tezinin kitaplaşmış hali olduğu yazar tarafından ifade edilmiş olmakla birlikte, elimizdeki kitabın tezin aynen basımı mı yoksa üzerinde değişiklik yapılıp yapılamadığıyla alakalı herhangi bir ipucunun verilmemesidir. Eserle ilgili yapıcı eleştirilerden bir diğeri de eserin başlığının muhtevadaki canlılığı yansıtmamasıdır. Eserin başlığı kitabın içindeki muhtevayı çağrıştırmakla birlikte aynen yansıttığını söylemek zordur. Aslında günümüzü anlamak için kitabın okunmasının gerekliliği kitabı okuduktan sonra ana fikir halinde okuyucuya yansımakla birlikte kitabın okunmamış haliyle yani başlığıyla aynı sonuca varmak mümkün değildir. Dolayısıyla kitaptaki canlı ve hareketli muhtevayı başlıktaki sadeliğin yansıtmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yerine kitaba ilgiyi yoğunlaştırabilecek farklı bir adlandırma kitabın ve emeğin okuyucuya ulaşmasını kolaylaştırabilirdi. Bununla birlikte kitap yoğun bir emeğin ürünü olarak okuyucuyla buluşması gereken bir eser niteliğine sahiptir. Bundan ötürü Ensar Neşriyat yetkililerini tebrik etmek gerekmektedir. Özellikle günümüzü daha iyi anlamak ve değerlendirmek amacıyla Cumhuriyeti oluşturan zihniyetin göz önünde bulundurulması sonuca daha kolay ulaşmayı sağlamaktadır. İşte sayın Ahmet İshak Demir’in söz konusu çalışması objektif kalmaya çalışarak Osmanlının son dönemlerinden Cumhuriyetin kurulmasına kadar geçen süreçte dinin nasıl algılandığını ortaya koyan ve dönemi güzel bir şekilde tasvir eden bir çalışmadır. Oldukça geniş bir yelpazeden döneme ışık tutmaya çalışan kitap, akıcı üslubuyla yalnız kelama ilgi duyanlar için değil yaşadığı zamanla ilgilenen herkesin okuması gereken eserlerden biridir. (İlk yayın www.Kelam.org, 29 Aralık 2004)